- Cafe Fernando – Yemek Tarifleri - http://cafefernando.com/turkce -

The Artful Baker

Posted By Cenk On 12 Nisan 2017 @ 18:02 In Yemek Kitabı | 100 Comments

Beklediğim gün geldi. Kitabımın İngilizcesini Amerika’daki yayınevime teslim ettim ve son iki senedir çektiklerimi anlatmaya hazırım.

Kitabımı hak ettiği özelliklerde basmaya niyetli bir yayınevi bulmak, benim için uzak bir hayaldi. Sonrasında kitabımı hak ettiği şekilde İngilizceye çevirmek ise hayatımda yaptığım en zor işti. 2015’in Mayıs ayından beri neredeyse nefes almadan çalışıyorum. Gerçi Türkçesi birkaç milyon adet satmış olsaydı bütün bunlara hiç gerek kalmayacaktı. Çektiğim acıları yazmak yerine belki de şu anda Big Sur’de battaniyelerin altında dondurma kaşıklıyordum. Ya da sabah kahvemi içmiş, okyanus manzaralı posta kutumu kontrol etmeye çıkmıştım. Ama yılmak yok! O zamana kadar fotoşoplu hayallerle yaşamaya devam.

Oldukça uzun bir yazı hazırladım. Kahveniz kekiniz hazırsa başlıyorum. Altı buçuk sene öncesine gitmem lazım.

EKİM 2010

Türkçe kitabımı yazmaya başladığımı İngilizce blogumda duyurduktan hemen sonra, Amerika’daki bir yayınevinin editöründen bir e-posta aldım. Yazın ailesiyle İstanbul’a gelen editör, blogumdaki yazıları takip ederek Kasımpaşa Kastamonu Pazarı’nı keşfettiklerini ve pazardan aldıklarıyla otel odalarında kendilerine ufak bir ziyafet çektiklerini yazmıştı. Hem teşekkür etmiş hem de kitabım için hazırladığım bir taslak varsa görmek istediğini belirtmişti.

Bahsettiği taslak, tam anlamıyla bir ömür törpüsü. Kitabın adı, içeriğinin özeti, yayınevine teslim edileceği tarih, ön görülen satış fiyatı, hedef kitlesinin özellikleri ve aynı konuda yazılmış diğer kitaplardan farklılıkları ve üstünlüklerinden tutun, yazarın öz geçmişine ve önerdiği kitabı yazmaya vâkıf olduğunu gösteren özellikleri ve tecrübelerine kadar birçok detayın yer alması gereken bir doküman. Bitmedi. Kitap çıktığında nasıl bir pazarlama kampanyası yürüteceğinizi anlatmanız lazım. Sosyal medya hesaplarımda duyurup blogumda çekilişler yapacağım demek yetmiyor. Orada da bitmedi. Kitapta yer alacak bölümlerin özetine ilaveten, bu bölümlerden birinde yer alacak, fotoğraflarıyla birlikte 5-10 adet tarif göndermeniz gerekiyor. Hazırladığınız taslak editörün ilgisini çekerse tariflerden birini deneme olasılığı çok yüksek, dolayısıyla tariflerin hepsinin defalarca test edilmiş olması gerekiyor. Onlarca sayfa uzunluğunda, her cümlesi didik didik incelenecek bir doküman. Kitabı bitirip yolla, neredeyse aynı şey.

Yolladığınız taslak, yayınevindeki farklı departmanlar arasında dolaşacak. Önce iletişimde olduğunuz editör heyecanlanacak, sonra pazarlama ve satış departmanları teklif edilen kitabın ses getirip tatmin edici bir satış rakamına ulaşabileceğine kanaat getirecek, sonra da bunların hepsi editörün sunum yaptığı üst kurulun aklına yatacak. Yani taslağı hazırlayıp yollamakla iş bitmiyor ve popüler bir restoranın şefi değilseniz veya televizyonda çok izlenen bir yemek programınız yoksa, ya da adınız David Lebovitz filan değilse, taslağınızın kitaba dönüşme ihtimali pek az.

Neyse. Zaten o sıralar Türkçe kitabımı yıl sonuna yetiştirmeye çalıştığım için, editöre vaktim olmadığını belirtip kitabımı bitirir bitirmez üzerinde çalışmaya başlayacağımı, elle tutulur bir taslak hazır olduğunda da muhakkak iletişime geçeceğimi yazıp yolladım. Hemen ardından üç farklı yayınevinden daha benzer e-postalar alınca, eskiden San Francisco’da tanıştığım bir yazar menajerinin fikrini almaya karar verdim. Yurt dışında menajeri olmayan yazar yok gibi. Kısaca özetlemek gerekirse, görevleri; kitabınız için ideal olan yayınevlerini ve editörleri belirlemek, hazırladığınız taslağı editörlere sunmak, gelen teklifleri değerlendirmek, kitap çıkana kadar elinizi tutmak, çıktıktan sonra da tanıtımından satışına kadar birçok konuda destek vermek. Sevgili Carole, daha ortada bir taslak yokken bile böyle bir ilgi olduğunu görünce hemen bir anlaşma yolladı. Birlikte çalışmaya başlamış olduk ama ortada ne verilmiş bir söz, ne de taslağı yetiştirmem gereken bir tarih vardı.

HAZİRAN 2014

Sonrası malum; üzerinden seneler geçti, Türkçe kitabım çıktı. Ara sıra Carole’la yazışıyorduk. Haftada birkaç saat de olsa teklif üzerinde çalışmamı öğütlüyordu ama iki işi bir arada yapmak benim için mümkün olmadığından öteledim de öteledim. Türkçe kitabım bittiğinde ise kontroller sırasında yazdıklarımı defalarca okumaktan, matbaada geçen sinir dolu günlerden ve daha bir sürü konu yüzünden o kadar bunalmıştım ki hemen sonrasında taslak üzerinde çalışmaya gücüm kalmamıştı. Tek istediğim, imza günlerinin ardından iki haftalığına San Francisco’ya gidip amaçsızca sokaklarda dolaşmaktı. Maalesef mümkün olmadı. Kitabı bitireceğim derken sıfırı tükettiğim için (ve kitabın ilk telif ödemesi de kitap çıktıktan 6 ay sonra geleceği için), bir süreliğine fotoğrafçı ve yemek stilisti olarak başka projelerde çalışmam gerekti.

MAYIS 2015

Az da olsa belimi doğrulttuktan sonra yavaş yavaş İngilizce kitabın taslağı üzerinde çalışmaya başladım. Taslağı okuyan editörlerin hepsinin ilk iş olarak bloguma bakacağını bildiğim için bir yandan da senelerdir öksüz bıraktığım İngilizce bloguma Türkçe kitabımla ilgili bir yazı hazırlamaya başladım. Esin Hanım’ın örtülerinden Golden Gate Köprüsü rengindeki başlıklara kadar her detayı anlattığım bir yazı yazdım. Carole yazıyı ve kitap için çektiğim videoları o kadar beğendi ki taslağın hazır olmasını beklemeden aklında kitap için belirlediği editörlerin hepsine yazının linkini yolladı. O sıralar birkaç ay sonra çıkacağım San Francisco ve Big Sur seyahatimi planlıyordum ama blogumdaki yazıyı okuyan editörlerin hepsi birden Carole’a kitap taslağı görmek istediklerini belirtince seyahate çıkmadan bitirip göndermen lazım diye bir ültimatom geldi. Bu arada, bana seneler önce yazıp kitap taslağını görmek istediklerini belirten editörlerin hepsi, yayınevlerinden ayrılıp bambaşka sektörlerde çalışmaya başlamışlar…

Kendimi eve kapatıp gece gündüz taslak üzerinde çalıştım, San Francisco’ya gitmeden bir gün önce de Carole’a gönderdim.

Seyahatin ikinci gününde Carole’la öğle yemeğinde bir araya gelip taslak üzerinde konuştuk. Tam ayrılırken konu teslim tarihine geldi.

Yurt dışında yemek kitaplarının yayınevine teslim tarihleriyle yayımlanma tarihleri arasında genelde 1 yıl oluyor. Yani bitmiş metni yayınevine gönderiyorsunuz ve kitabınız en erken 1 sene sonra yayımlanıyor. Çok uzun bir zaman gibi geliyor (Türkçe kitabım, metnini editörüm Işıl’a yolladıktan 3-4 ay sonra raflardaydı) ama orada işler farklı ilerliyor. Her şeyden önce, yayınevleri daha senenin başında sonbahar sezonunda yayımlanacak kitapların kataloğunu yayımlıyor. Ve o katalogda kitapların kısa özetlerinden kapak görsellerine, sayfa sayısından hangi haklarının kendilerinde bulunduğuna dair birçok detay bulunmak zorunda.

Kitap çıkmadan 7-8 ay önce de Amazon, Barnes&Noble ve IndieBound gibi sitelerde kitapların ön sipariş sayfaları yayına giriyor. Çoğu yemek kitabı, maliyeti makul bir seviyede tutabilmek için Çin’de basılıyor; bu da üretim süresine kafadan birkaç ay eklemek demek. Kitap baskıya girmeden aylar önce, iki-üç cümlelik yorumlar alabilmek için kitabın dijital bir kopyası (çoğu zaman metnin düzeltilmemiş hâliyle) konunun üstadı olan yazarlara ve şeflere gönderiliyor. Kitap raflara dizilmeden aylar önce de gazete ve dergilere aslı gönderiliyor. Her şey planlı ve programlı.

Carole’la buluştuğumuzda 2015’in Mayıs ayındaydık. Ne 2016’nın sonbahar sezonunu ne de 2017’nin ilkbahar sezonunu yakalamak mümkün. Kitabın çıkabileceği en erken dönem, 2017’nin sonbaharı. O tarihte kitabın yayımlanabilmesi için bitmiş metni 2016’nın sonbaharında yayınevine teslim etmem lazım. Yani San Francisco’da buluştuğumuz günden itibaren 18 ay süre var. Ama daha taslağı düzeltip Carole’a göndereceğim, o tek tek yayınevlerine sunacak, yayınevleri değerlendirecek, ilgilenenler teklif yapacak, gelen teklifler değerlendirilecek, sonra da pazarlıklar başlayacak… Aylar alacak bir süreç. Ve her geçen gün, o 18 aydan düşecek. Bana sorsan, dişimi kırsam 18 ayda bile bitiremem. Ama başka çare yok; sonbahar sezonu ilkbahar sezonuna göre satış için daha iyi bir dönem ve 2017’nin sonbahar sezonu kaçarsa kitabın yayım tarihi 2018’in sonuna kayıyor. Kim öle, kim kala?

Carole pek iyimser. Ne olacak, zaten Türkçesi hazır, sadece metni çevireceksin diyor. Birebir çeviri mümkün mü? Hayat o kadar kolay mı? Bugüne kadar birebir çevirdiğim bir blog yazısı dahi yok. Türkçe’deki çoğu kalıp, İngilizceye çevirdiğinizde sırıtıyor. Bir de ben çeviri yapmaktan nefret ediyorum. Daha ilk cümlede içime sinmeyen bir şey çıkıyor ve onu halletmeden bir sonraki cümleye geçemiyorum. Tıkanıp kalıyorum. Tek kurtuluş, kelimelere takılı kalmadan sil baştan yazmak. Bazı kalıpları çevirmek mümkün değil. Sıkıysa “yanağını dayar uyursun”u çevir; taslakta ne anlama geldiğini anlatırken bile akla karayı seçtim.

Bu arada, taslağa Instagram’da kitabımla alakalı paylaştığınız fotoğraflardan hazırladığım devasa bir kolaj ekledim. Görenler inanamadı!

Çorbada sizin de tuzunuz var. İlgi ve desteğinize tekrar tekrar teşekkür ederim. Yukarıdaki de güncellenmiş kolaj. Gücüm bugüne kadar paylaşılanların ancak yarısını birleştirmeye yetti!

Herhâlde konuşurken suratım renkten renge girdi, bir de Türkçe kitabımı dört buçuk seneye yaydığıma şahit olduğundan olsa gerek, Carole bir açıklama yapmak ihtiyacı hissetti. Üzerine basa basa taslakta belirttiğim teslim tarihine sadık kalmama gibi bir şansım olmadığını, otuz küsur senelik kariyerinde hiçbir yazarının—çok ciddi bir rahatsızlık geçiren bir yazarı da dahilmiş—söz verdiği tarihten şaşmadığını söyledi.

Carole’dan ayrılıp arkadaşımla buluşacağım yere doğru yürürken soğuk soğuk terlemeye başladım. Bıraktım zamanında yetiştirmeyi, ben bu kitabı nasıl çevireceğim? Kitaptaki yazılar bir bir gözümün önünden akmaya başladı. Ve aktıkça içinden çıkılmaz sorularla kendi kendimi yemeye başladım. Her şeyi geçtim, o giriş yazısını nasıl çevireceğim? Daha kestaneli pastanın yazısı var! Ya salepli tarifler? Saf salebi bu insanlar nereden bulacak? Yerine ne kullanmak lazım? En kötü ihtimalle elmalı pie ile tarçınlı çörek tariflerini kitaptan çıkarırım ama yerlerine neler gelecek? Birkaç Türk tatlısı mı koysam? Bir baklava hamuru eksikti! Vakit yok! Daha Amerika’da şekerpare kayısıya en yakın cins hangisi onu bile bilmiyorum.

İş çeviriyle bitse yine iyi; kitaptaki tariflerin hepsinin Amerika’daki malzemelerle denenmesi ve tıkır tıkır işler hâle getirilmesi lazım. Şeker farklı, tereyağı farklı, badem unu bile farklı. Peki, kim deneyecek bu tariflerin hepsini?

Birkaç gün böyle kendimle kavga dövüş geçti. Kahvaltıda kruvasan görüyorum, aklıma yapım aşamalarını nasıl çevireceğim geliyor ve içim daralıyor…

Sonra Carmel ve Big Sur’e gittik, biraz sakinleştim, ama aklımın bir köşesinde hep çeviri.

San Francisco’ya döner dönmez kendimi otelin yakınındaki bir süpermarkete attım. Kitaptaki tariflerden bazıları Amerikan malzemeleriyle yapıldığında tutmazsa, İstanbul’da tarifleri işler hâle getirmek için elimin altında malzeme bulunsun diye alışveriş yapacağım. 32 kilo limiti olan bir bavulu dolduracak kadar beyaz un, ekmek unu, tam buğday unu, beyaz şeker, kahverengi şeker, kabartma tozu, karbonat, instant kuru maya, pudra şekeri, badem tozu, vs.—kısacası, uzun süre stoklayabileceğim ne varsa—hepsini toparlayıp kasaya yığdım.

Tam poşetlere koymaya başlamıştım ki arkamdaki kadın gözlerini fal taşı gibi açıp, “Ne o, yoksa bir pastane mi açıyorsun?” diye sordu. “Bir kitap yazdım da, oldu da İngilizceye çevirirsem ve oldu da içindeki tariflerden biri buranın malzemeleriyle yapıldığında tutmazsa İstanbul’da elimin altında bulunsun diye alıyorum.” deyince, kahkahalar eşliğinde “Bu kitabı almam şart! Nerede bulacağım? Nasıl duyacağım?” diye sordu. Tam “Valla teyzeciğim, kitap belki çıkar da o zamana ben çıkar mıyım, bilemiyorum.” diyecektim, kadının heyecanını kursağında bırakmamak için blogumun adını verip takipte kalmasını rica ettim.

HAZİRAN 2015

İstanbul’a döndüm, Carole’la öğle yemeğinde konuştuklarımızın ışığında taslağı düzelttim ve yolladım.

Carole daha baştan bu sürecin çok uzun olacağını söylemişti. Yanımda götürdüğüm kitapları editörlere yolladı, sonra da beklemeye başladık. Daha doğrusu, o beklemeye başladı. Ben tutuşmuş durumdaydım.

Beklemekle geçen her gün, çevirinin süresini kısaltıyor. Daha tek tek editörlerle buluşacak, kitabı anlatacak, editörler düşünecek edecek… Onu mu derler bunu mu derler diye çok düşünmeden tarif kısımlarını çevirmeye başladım. Daha ortada yayınevlerinden gelmiş bir teklif yok. Teklif gelme ihtimali öyle yüksek de değil… Bunları dert etmeye dahi vakit yoktu. Zaten hayatta neyin garantisi var ki? Bu, kendine güvenip güvenmemekle alakalı da değil. Çünkü iş, teklif almakla da bitmiyor. Zaten çok para kazanılan bir sektör değil. Sadece kitap yazarak geçinen çok fazla insan yok. Çoğu yazar, kitaplarını başka kapılar açacağını umarak yazıyor. Ben o kategoride değilim. Sadece kitap yazmak istiyorum. Bunun için de gelecek teklifin şartları da önemli. En azından kitap çıkana kadar kendimi geçindirebilmem lazım. Tercihen de bir sonraki kitabıma başlayabilmem için kenara bir miktar para koymam lazım.

Neyse, dediğim gibi, bütün bunlar için endişelenecek vakit yoktu. Artık nasıl tutuştuysam, sabahın kör karanlığında kalkıp gözlerim şaşı görene kadar çalışarak malzemelerin ve tariflerin yapılışlarının tamamını bir buçuk ayda çevirdim. Elbette tam anlamıyla bitmiş sayılmazlardı. Benzer cümlelerin aynı şekilde akması lazım, malzemelerin tarifteki sırada listelendiğine emin olmam gerek, şekerpare kayısıya en yakın cins hangisi hâlâ bilmiyorum, vs. ama en azından bir başlangıç noktam var ve çok mutluyum. Fakat Amerika’dan hâlâ ses yok. Hiçbir güç elle tutulur bir teklif almadan tariflerin hikâyelerini bana çevirtemez diyordum, onlara da başlamak zorunda kaldım. En kötü ihtimalle İngilizce bloguma senelerce yetecek kadar malzeme çıkar diye düşündüm.

AĞUSTOS 2015

Tam hikâyeleri çevirmeye başlamıştım, teklifler teker teker gelmeye başladı. Sonunda bana seneler önce teklif görmek istediğini yazan ilk editörün yayınevini olan Abrams’ın (o yıllarda yemek kategorisindeki kitapları Stewart, Tabori & Chang etiketiyle yayımlıyorlardı) teklifini kabul ettim. Tahmin ettiğim gibi, kitabın çıkış tarihi Kasım 2017, metin ve fotoğraf teslim tarihi de Kasım 2016 olarak kararlaştırıldı. Bir de, kitabın tamamını teslim etmeden önce içinden bir bölümü fotoğraflarıyla birlikte Mayıs 2016’da teslim etmemi istediler. Ben zannettim ki bu ilk bölümü sadece tadımlık olarak istiyorlar; bakalım ortaya düzgün bir şey çıkıyor mu diye emin olmak için. Hiç sorun etmedim. Daha ilk bölüm teslimine 9 ay var. Zaten malzemeler ve tarif kısımları çevrilmiş durumda. Taslağı hazırlarken 2 tane kurabiye tarifinin hikâyelerini de çevirmiştim…

ŞUBAT 2016

Tam gaz çeviriye devam ederken, bu tadımlık ilk bölüm tesliminin, aynı zamanda yayınevinin stil kılavuzuyla benim tarif yazımı konusundaki tercihlerimin ortak bir paydada nasıl buluşacağına karar vermek için olduğunu öğrendim. Daha önce hiç duymamış olanlar için özetlemek gerekirse, stil (veya biçim) kılavuzu, dokümanların yazımında ve tasarımında tutarlılık oluşturmak adına uyulması gereken kurallar bütünü olarak özetlenebilir. Gazetecilikte genellikle AP (Associated Press); bilimsel yayınlarda APA (American Psychological Association); roman ve hikâye gibi konularda da genellikle Chicago Manual kılavuzlarının kullanıldığını biliyordum ama yayınevlerinin kendilerine özel stil kılavuzlarının olduğundan haberim yoktu.

Neyse, böylelikle haberim olmuş oldu. Stil kılavuzu geldi. 70 sayfa! İlk sayfa, genel konularda hangi standart stil kılavuzunun hangi baskısına uymam, yemekle ilgili terimlerde hangi kitaplara başvurmam ve büyük harf ve noktalama işaretlerinin kullanımı gibi bazı konularda neleri tercih etmem gerektiğiyle alakalı genel bilgiler içeriyor. Tabii başvurmamı tavsiye ettikleri kılavuzlar her şeyi kapsamıyor. Bu sayfayı takiben yayınevine özel kurallar ve öneriler başlıyor. Malzeme ölçülerinin ne şekilde belirtilmesi gerektiğinden tariflerin alt başlıklarının yazı içinde hangi formatta çağrılması gerektiğine, kullanacağım tencerelerin hacimlerine göre o tencereler için hangi kelimeleri kullanmam gerektiğinden fırını önceden ısıtmanın ne şekilde kelimelere döküleceğine kadar her ayrıntı yer alıyor. Tabii bütün bunları, tarifleri çevirmeden önce bilseydim iyiydi. Kılavuzu inceledikçe gördüm ki işin içinden çıkmak çok kolay olmayacak. İlk iş olarak kılavuzdaki benim kitabımla alakası olmayan kısımları sildim. Sonuçta ekmek kırıntılarının tarifte nasıl çağırılacağı, konu balık olunca farklı pişirme yöntemlerinde nasıl kelimeler kullanmam gerektiği ya da tavuk parçalarının malzeme listesinde ne şekilde ifade edilmesi gerektiği, kitabın içeriğiyle uzaktan yakından alakalı değil.

Gereksiz bölümleri traşladıktan sonra tariflerin tamamını her kural için baştan sona gözden geçirmeye başladım. Yazdıklarımı daha ilk kurala uydurmam tüm günümü alınca baktım olacak gibi değil, kitabın tamamıyla boğuşmak yerine Mayıs ayında teslim edeceğim kurabiye bölümünü ayrı bir doküman olarak kaydedip sadece onun üzerinde çalışmaya başladım. Kılavuzu geç de olsa keşfetmem bir bakıma iyi oldu çünkü çevirirken bazı konularda sürüncemede kalmıştım ama çalışmaya devam ettikçe kılavuzda önerilen bazı kullanımları tercih etmediğimi fark ettim. Zaten editörüm, kılavuzu yollarken dokümana olabildiğince bağlı kalarak kendi tercihlerim doğrultusunda ilerlememi tavsiye etmiş, bu tadımlık bölümü teslim ettikten sonra metnin geneli için aramızda kendi kılavuzumuzu oluşturabileceğimizi söylemişti. Bir yandan düzeltmeleri yapıp bir yandan da yayınevinin kılavuzuna ters düşen konularda nasıl ilerleyeceğimi ve neden böyle ilerlemek istediğimi uzun uzun anlatan bir doküman hazırlamaya başladım. Sabahtan akşam kafam çalışmamaya başlayana kadar metin üzerinde çalışıyordum, yemek yedikten sonra da gözlerim seyirmeye başlayana kadar fotoğrafları yayınevinin istediği ölçülerde tekrar hazılıyordum. Bir de fotoğraflar var tabii… Amerika’daki yayınevi fotoğrafları daha yüksek çözünürlükte istediği için hepsini tekrar gözden geçirdim, gerekli boyutlarda kırptım, kaydettim, sıklıkla çöken bilgisayarımın ekranını seyrettim… Neyse, kurabiye bölümü bitti, ben de bittim…

MAYIS 2016

Kurabiye bölümünün teslimatından bir hafta önce, bölümü baştan aşağıya artık kaçıncı kez okuyup hata ararken, suratımın sol tarafı kulağımdan çenemin ucuna doğru uyuşmaya başladı. Önce herhâlde bilgisayar karşısında yanağımı elime yaslayıp çok uzun süre oturdum diye düşündüm fakat saatler ilerledikçe ne geçti ne de azaldı. Hani dişçi iğne yapar da yanağınız saatlerce uyuşuk kalır ya; onun daha hafifini düşünün. İlk gün çok fazla kafaya takmamaya çalıştım. Ertesi gün kalktım, sol yanağım hâlâ uyuşuk. Bir türlü işe odaklanamıyorum. Aynanın karşısında ellerimi çenemin üzerinde gezdirerek diğer tarafla karşılaştırıyorum, çenemin alt tarafında şişlikler arıyorum… Yüz felci mi beyin tümörü mü derken o haftayı nasıl atlattım bilmiyorum. Bölümü teslim eder etmez soluğu nörologda aldım. Aklımda onlarca endişe. En büyüğü de, bir şey olursa kitabı nasıl bitireceğim. Neyse, doktor önce fiziki kontroller esnasında yüz felcini eledi, sonra da kısa bir soru cevap sonunda uyuşmanın kaynağının stres olduğunu söyledi. Meğerse çok yaygınmış. Aklıma bu olasılık gelmemişti ama sürpriz de olmadı. Sadece, suratımın yarısının uyuşmasına sebep olacak kadar stresli olduğumun farkında değildim.

Kitap yazmak—özellikle de benim kadar obsesif biriyseniz—oldukça stresli ama bana göre her sabah trafikte saatlerimi heba etmek, gün içinde bir sürü gereksiz insana maruz kalmak ve anlamsız toplantılarda ömür tüketmek bin kat daha stresli bir yaşam. Tek derdim, kurabiyenin kenarları altın rengini aldığında içinin fazla kurumamış olmasını sağlayacak ideal kalınlığı ve fırın derecesini tespit etmek olsun. Doktorumla sohbetimiz koyulaşıp evden çıkmadan önce yaptığım kontrolleri ve çocukluğumdan beri muzdarip olduğum bazı takıntılarımı anlatınca problemin daha derin olduğuna kanaat getirmiş olacak, hayatı çok fazla kafaya takmamamda yardımcı olması için bir ilaç önerebileceğini söyledi. Elbette ki reddettim. Ya fazla rahatlarsam? Ya boşver gitsinci biri olup çıkar, yalapşap tarifler geliştirmeye başlarsam? Hayatımı zorlaştırsa da, takıntılı ve detaylarda boğulmaya elverişli bir karakterim olmasını mesleğim için bir artı olarak görüyorum. Her şeyi geçtim, gayet mutluyum. Tabii ki yanağım uyuşmasa daha iyi olurdu ama 400 küsur sayfalık kitap yazmışım, sonra bir de İngilizceye çevirmişim; stresle mi baş edemeyeceğim? Eninde sonunda hayati olmayan konularda daha umarsız olmayı bir şekilde öğrenebilirim.

Artık onu da başka bir bahara öğrenirim çünkü önümde diğer 8 bölümü bitirmek için sadece 5 ay var. Daha ilk bölümün yorumları gelecek, o yorumlar ışığında geri kalan bölümleri düzeltmem gerekecek, yaklaşık 200 tane daha fotoğraf piksel piksel gözden geçirilecek, tarifleri denemesi için Amerika’da birini bulmam lazım, ondan gelecek raporlara göre tariflerin tekrar elden geçmesi gerekebilir. Bir de, huyum kurusun, bazı tariflerde ufak tefek değişiklikler yapmak için kaşınıyorum.

HAZİRAN 2016

Seneler önce San Francisco taraflarından bir okurum ve annesiyle İstanbul’da buluşmuştum. Ellerimizde dondurmalar, Arnavutköy’den başlayıp sahilde uzun bir yürüyüş yapmıştık. O sıralar Türkçe kitabımı yazmaya yeni başlamıştım. Rachel’ın da eskiden bir yemek blogu olduğu için konuyla yakından alakalı, dolayısıyla uzun uzun kitabı konuşmuştuk.

Oldu da kitabı İngilizceye çevirirsem tarifleri denemekten mutluluk duyacağını söylediğini hatırlıyordum. Aradan çok uzun zaman geçmişti ama yayıneviyle anlaşmayı imzalar imzalamaz bir umut yazmıştım, ışık hızıyla evet cevabı gelmişti. İlk bölümün onayı yayınevinden gelir gelmez de tarifleri yolladım, testler başladı.

Rachel’dan gelen raporları gör, okşayasın gelir. Ne profesyonellik! Zaten daha önce Baked Explorations ve Farmers’ Market Desserts kitaplarının tariflerini test etmiş; başka türlüsünü beklemek haksızlık olurdu. Yorumlarının ne kadar yardımcı olduğunu anlata anlata bitiremem. Tarifleri denemekle kalmadı, hem kendi etrafındaki arkadaşlarına hem de eşinin ofisindeki çalışma arkadaşlarına tattırıp onların yorumlarını da paylaştı. Bazı tariflerde ufak tefek detaylara takıldık, gönderdiği fotoğraf ve videolardan problemleri tespit edip teker teker düzelttik. En az benim kadar sabırlı bir insan. Aylarımız ekran başında tarifleri didiklemekle geçti. Bu arada, şekerpare kayısımızın eşi benzeri Amerika’da yok ama yerine hangi cinsler kullanılabilir sonunda öğrendim. Süzme yoğurt ayrı, içi kırmızı çıkan Anjelik eriğinin cinsi ayrı tartışma konusu oldu. Yulaf ezmesinin hangi çeşidinin Türkiye’de kullandığım çeşidiyle yakın olduğunu bile günlerce araştırdık.

TEMMUZ 2016

Kurabiye bölümü, yayınevinin yaptığı değişiklikler ve editörümün önerileri ve sorularıyla birlikte geldi. Dokümanı şöyle bir tarayıp ufak tefek format değişiklikleri ve birkaç soru dışında bir şey görmeyince dünyalar benim oldu. Yine de stresliydim, çünkü çoğu insan için oldukça önemsiz ama benim için çok mühim bir konuda sorduğum soruya cevap gelmemişti. Konu şu: Yayınevinin kılavuzunda, sıvı malzemelerin ölçülerinin hem Amerikan cup (su bardağı) cinsinden hem de mililitre cinsinden verilmesi gerektiği yazıyor. Amerikan cup ölçüsü, hacim ölçüsü olduğu için yanına parantez içinde diğer bir hacim ölçüsü olan mililitreyi eklemek bana göre gereksiz. Zaten malzemenin hacmini 1 su bardağı diyerek belirtmişsin ve 1 su bardağının 240 ml’ye denk geldiği değişmez bir gerçek; bir de yanına 240 ml yazmanın ne gereği var? Okurun asıl ihtiyacı olan şey, ağırlık bilgisi. Baking konusuna ciddi merakı olan herkes, katı veya sıvı fark etmez, malzemeleri tartarak ilerliyor. Haydi diyelim ki bin kişiden biri hem cup hem de mililitre bilgisine ihtiyaç duyuyor; zaten Amerikalıların sıvı malzemeleri ölçmek için kullandığı cam ölçü kaplarının yanında cup ölçüsünün yanında ml karşılığı da yer alıyor. Sıvı malzemeler için cup ve mililitre yerine cup ve gram ölçülerini kullanmak istediğimi belirttiğimde, yayınevi, mililitre ölçülerini kullandığım sürece gram ölçülerini de ekleyebileceğimi söylemişti. Yani, aynı satırda cup, mililitre ve gram cinsinden 3 farklı şekilde ölçü belirtilecek. İlk bölümü dedikleri şekilde düzenlemiştim ama içim hiç rahat değildi. Değişikliklerin gelmesinin ardından bu konuyu tekrar gündeme getirdim ve kitabın arkasına cup ölçülerini ml cinsinden gösteren bir tablo eklediğim sürece dilediğim gibi ilerleyebileceğim konusunda anlaştık. Çoğu insan için oldukça önemsiz bir ayrıntı ama benim için çok anlamlı bir zafer! Bu arada, yazışmalar esnasında kütüphanemdeki kitapları inceledim; hemen hemen hepsi, sıvı malzemeler için cup ölçülerine ilave olarak ağırlık değil, mililitre cinsinden hacim ölçüsü veriyor. Bu mantığı hiçbir zaman anlayamayacağım.

EYLÜL 2016
Tam olarak tarihini hatırlamıyorum ama sanırım Eylül ayıydı; acılarıma ortak ettiğim arkadaşlarımın tamamını arayıp çevirinin bittiğini müjdeledim. Her şeyden çok, artık arayıp ne yapıyorsun dediklerinde, “Çeviri.” cevabını vermekten kurtulduğuma, bir de, duyduğum anda vücudumdaki bütün kanın çekilmesine sebep olan, “Keşke birine verip çevirtseydin.” lafını bir daha duymayacağıma sevindim. Çeviri bitti demek kitabın bittiği anlamına gelmiyordu ama çeviri yapmadığım sürece her şeye katlanabileceğim için üzerimden büyük bir yük kalktı. Son iki ayı, yazdıklarımı düzeltmeye; kitaptaki her santimetre, gram, kilogram, ounce, cup, tablespoon, vb. gibi ölçüleri hazırladığım Excel tablolarıyla karşılaştırmaya; geriye kalan fotoğrafları düzenlemeye; Rachel’dan gelen son raporları okuyup gerekli değişiklikleri uygulamaya; bir de tabii 100.000 kelimelik metni baştan aşağıya defalarca okuyup yazım ve gramer hatası aramaya adadım.

EKİM 2016

Metni yayınevine göndermeye 3 hafta kalmış, işim başımdan aşkın, sol yanağım uyuşuk, litrelerce kahveyle ayakta duruyorum; yayınevinden kitabın başlığıyla alakalı bir e-posta geldi. Bu kadar önemli bir konuyu tartışmanın zamanı mı? Maalesef zamanıymış çünkü yayınevinin 2017 sonbahar kataloğunun basılmasına az bir süre kalmış ve kitabın başlığına bir an önce karar vermemiz gerekiyormuş. O yetmezmiş gibi, metni teslim etmeden 3 gün önce de yayınevinden kapak çalışmaları geldi. Kitabın içinden seçtikleri fotoğraflarla hazırladıkları kapakları görmemle dosyayı kapatmam bir oldu. Üç gün önce olacak iş mi? Şimdi otur, sayfalarca hangi fotoğrafın kapakta neden olamayacağını gerekçeleriyle yaz. Yazdıklarını on kere oku, on kere düzelt, yolla, stres içinde cevabın gelmesini bekle, o sırada yedekte dursun diye bir ısrar yazısı hazırla…

KASIM 2016

Fotoğraflarla birlikte tüm metni teslim edeceğim günün son dakikasına kadar çalıştım.  Teslim ettikten sonra bir hafta boyunca koltuğa gömülü bir şekilde ve parmağımı dahi kırpırdatmadan birikmiş dizileri seyredip dondurma yiyeceğim diye hayal ediyordum; maalesef mümkün olmadı. Kitabın başlığı ne olacak ve kapakta hangi fotoğraf yer alacak konuları bitti, pazarlama planının ayrıntılarını konuşmaya başladık. Onlar devam ederken, kitabın başlığı ne olacak ve kapakta hangi fotoğraf yer alacak konuları tekrar başladı. Onlar bitti kitabın altbaşlığı ne olacak konusu başladı.

ARALIK 2016

Yaklaşık bir buçuk ay sonra, onlarca e-posta sonrasında kitabın başlığına ve altbaşlığına karar verdik. Tabii bu süre zarfında ben durmadan başlık ve fotoğraf alternatifleriyle kapaklar hazırlayıp nasıl duracağına bakıyorum. Bu arada, biraz önce kapak çalışmalarının olduğu klasöre baktım; 100′ü aşkın alternatif hazırlamışım.

OCAK 2017

Tam oturdum bu yazıyı yazmaya başladım, editörüm tüm metnin ilk tur düzeltmelerini yolladı. Değişiklikleri incelemek, sordukları sorulara cevap vermek, hangi fotoğraf hangi tarife ait Word dosyasına not düşmek ve gerekli düzeltmeleri yapmak için iki hafta verdiler. Yine sabah 6, gece 12…

Yolladım, biraz nefes aldım, tekrar bu yazının başına oturdum, yine kitabın başlığıyla alakalı bir e-posta. Satış ve pazarlama departmanlarının yorumları ışığında tekrar alternatifler düşündük. Neyse ki bu sefer kısa sürede herkesin memnun olduğu bir başlık ve altbaşlık bulduk.

ŞUBAT 2017

Yine bu yazının başına oturdum, bu sefer editörümden düzeltilmiş metnin ve fotoğrafların Adobe InDesign’da sayfalara oturtulmuş hâli geldi. “First pass” (ilk tur) olarak adlandırılan bu kontrol, yazarın sayfaları tek tek inceleyip değişikliklerini iletmek için belki de son şansı. Bu arada, İngilizce kitapta da benim tasarımımı kullanıyoruz. Aynı fontlar, aynı Golden Gate Köprüsü kırmızı başlıklar…

İlk turun değişiklikleri yayınevi tarafından değerlendirilip uygulandıktan sonra ikinci tur başlıyor. Bu ikinci tur da çoğu zaman yazarlarla paylaşılıyor ama ilk turdan farklı olarak sadece önerdiğiniz değişikliklerin düzgün bir şekilde uygulanıp uygulanmadığını kontrol ediyorsunuz. Yani büyük değişiklikler, vazgeçtim şu şöyle olsunlar mümkün değil. Bundan sonra bir de üçüncü tur var ama o sadece yayınevi içindeki son kontrol. Görüp göremeyeceğimi soracağım ama büyük ihtimalle o güne kadar çoktan herkesin içini iki milim sola üç milim sağa diye bayıtlmış olacağım için göstermek isteyeceklerini hiç sanmıyorum. Göreceğiz.

Ne diyordum? İlk değişiklikler… Pdf dosyasından üç gün sonra basılı hâli geldi. Güya değişiklikleri kağıt üzerinde iletecektim ama zamandan kazanmak için değişiklikleri dijital ortamda yollamam üzerinde anlaştık, böylelikle 2-3 gün daha kazandım.

Bu turdan sonra büyük değişiklikler yapamayacağımı öğrenince yine tutuştum. Önümde iki hafta var. Önce yerleştirilmiş metni Word dosyasındaki metinle birebir karşılaştırmam lazım. Türkçe kitabımın düzeltmeleri esnasında Işıl’dan öğrendiğim bir teknik var, onu uygulayacağım. Her paragrafın ilk ve son kelimelerini kontrol ederek metnin eksiksiz aktarılıp aktarılmadığını anlayabiliyorsunuz. Genellikle kopyala yapıştır sonrasındaki hatalar yazıların son kelimesinde veya onun ardında gerçekleştiği için, bu aynı zamanda o hataların kontrolü için de ideal. Ve daha dosyayı incelemeden, tamamen tesadüf eseri, sadece öylesine göz gezdirirken, bir hata yakaladım. Cümlenin sonundaki “good” kelimesi, “govod” olarak aktarılmış. Hatanın nereden kaynaklandığını bulmak için önce Word dosyasına baktım, orada böyle bir hata görmeyince de metni yapıştırırken kullanılan bir kısa yol olan Ctrl+v esnasında ortaya çıkmış olabileceğine kanaat getirdim. Ama nasıl olmuş da “v” harfi kelimenin ortasına denk gelmiş, o kısmını hâlâ çözebilmiş değilim. Böyle bir hata keşfedince kitabın diğer yerlerinde de olabileceğini düşünüp daha da bir strese girdim. Sonra kitabı hızlıca genel bir taramadan geçirdim. Artık yukarıdan babam mı yardım etti bilmiyorum ama o hızda bakmama rağmen 90.000 kelimelik metnin içinde gönderdiğim Word dosyasında olmayan iki hata daha keşfettim. İşin ilginç yanı, iki hafta sonunda bu üç hata dışında metni aktarırken oluşmuş başka bir yazım hatası bulamadım!

Kitabın metnini teslim ederken bir endişem daha vardı. Türkçe metin, 80.000 kelime civarında. Bazı kısımları İngilizce çevirisinde daha kısa tutmama rağmen İngilizce metin 90.000 kelimeyi geçti (teslim etmeye yakın 100.000 kelimeyi gördüğü de olmuştu). Acaba 412 sayfayı geçer mi diye endişeleniyordum ama oturtulmuş hâlini görünce boşa endişelendiğimi anladım. Tam tersi, metni ve fotoğrafları yerleştiren arkadaş, 412 sayfa sayısını tutturabilmek için aynı sayfada olması gereken fotoğrafları tam veya yarım sayfa kullanmış. Fotoğrafların metinle birlikte akması gerekiyor. Özellikle tarifin yapılış adımlarının fotoğraflarıyla karşılıklı sayfalarda olması çok mühim. İşin içinden çıkılamaz bir durumda olan dosyayla işim bittiğinde, kitabın kaç sayfaya ineceğini tespit etmek bile iki saatimi aldı.

Kitap, gerekli değişikliklerden sonra 384 sayfaya indi. Sadece tek bir tarifte yazıda geçen fotoğrafları görebilmek için sayfayı çevirmeniz gerekiyor ama onun dışındaki her şey metinle birlikte akıyor.

MART 2017

İki haftanın sonunda değişiklikleri gönderdim ve onlardan gelecek yeni dosyayı beklemeye başladım. O arada kitaba özel bir websitesi hazırlamaya başladım, vakit buldukça da bu yazıya eklemeler yaptım.

Şubat ayında hem yayınevinin kataloğu hem de kitabın Amazon, Barnes&Noble ve IndieBound sayfaları yayınlandı ama kitabın tanıtım yazısı içime sinmediği için sil baştan onu da yazmaya başladım.

İkinci tur değişiklikler bir haftalık gecikmeyle geldi. Başta oluşturduğumuz takvime göre ikinci tur kontrol için tam on günüm vardı. Son kez bakacağımı farz ettiğim için ilk turdaki değişiklikleri kontrol ettikten sonra kitabı baştan aşağıya tekrar okumak ve malzeme listelerini Word dosyasıyla bir kez daha karşılaştırmak istiyordum ama 3 günde olacak iş değil. Bir de son dakikada kitabın istediğimiz özelliklerde üretilebilmesi için baskıyı Çin’deki bir matbaaya kaydırma zorunluğu ortaya çıktı. Çin’de basılacak olması kitabın yayınevinin deposuna ulaşma süresine haftalar eklediği için yayınevinin verdiği tarihe uymamak gibi bir şansım yoktu. Yalvar yakar 3 güne haftasonunu eklettim ve 5 günün sonunda ikinci turu değişikliklerle beraber yolladım.

O sırada kitabın sırtında kullanılacak keten kumaş ve kapaktaki başlıkta kullanılacak folyo için Amerika’dan kataloglar geldi.

Kitabın adı kesinleştikten sonra kapağın tasarımını yaparken kumaş için bir renk belirlemiştim ama tabii ki katalogda aklınıza gelen her rengin her tonunun olması mümkün değil. Rengi beğeniyorsun, kumaşın dokusu bir acayip… Belirlediğim kumaşların fotoğraflarını çektim, tek tek Photoshop’ta folyo alternatifleriyle birlikte kapağa oturttum ve sonunda içime sinen ikiliyi belirledim.

Tam o bitti, üçüncü tur değişiklikler geldi. Takvimdeki oynama hâliyle bu turu da etkiledi. Üç gün süre verdiler. Hızlıca ikinci turun değişikliklerinin ne şekilde uygulandığını kontrol ettikten sonra son iş olarak yazılarda diğer sayfa numaralarına atıfta bulunulan kısımların hepsine, artık kesinleşmiş sayfa numaralarına göre notlar düşüp yolladım.

Üçüncü turu bana yollamazlar diye düşünürken dördüncü (ve sonuncu) tur geldi. Onaylamak için sadece bir günüm vardı. Bu turda değişiklik istemek, kitabın çıkış tarihini riske atmak demek oluyordu, dolayısıyla sadece bariz hata olarak görünen 3-4 kısmı işaretleyip yolladım. Artık bundan sonra kitabın iç sayfalarıyla alakalı bir değişiklik önerisinde bulunmam imkansız.

Hemen ertesi gün, ön kapak, sırt ve arka kapak geldi. Ön kapaktaki başlığa ilaveten sırtta da folyo kullanalım diye bir öneride bulunmuştum, kabul edildi!

Arka kapağa da kahramanlarımdan gelen yazılar yerleştirilmiş!

Geriye sadece kitabın sonunda yer alacak 14 sayfalık dizin kısmı kaldı. Türkçe kitabın dizin sayfalarını ben hazırlamıştım (o da ayrı bir ömür törpüsü); neyse ki bu sefer yayınevi hazırlıyor.

NİSAN 2017

Gelelim bugüne. Neredeyse nefes almadan 2 yıl geçti. Kitabım, 17 Ekim 2017’de Abrams yayınevi tarafından yayımlanacak. Abrams’ta karar kılmamın birçok sebebi var. Kütüphaneme baktığımda hayranı olduğum birçok yemek kitabı yayınlamışlar. Pierre Hermé’nin Pastries ve Macaron kitapları, Baked’in tüm serisi, geçen yıl çıkan Los Angeles’daki Sqirl’in şef ve sahibinin kitabı Everything I Want to Eat ve kütüphanemin nadide kitaplarından biri olan Good to the Grain sadece birkaçı. En önemli sebep ise, kitabı, tasarımından malzemesine hiçbir şeyini değiştirmeden, içeriğin hakettiği bir kalitede basmak istediklerini belirtmiş olmaları. Dürüst olmak gerekirse, hiçbir yayınevinin böyle bir yorumda bulunacağını ve işin prodüksiyon kısmına beni bu kadar dahil edeceğini beklemiyordum. Kitabımı belirlediğimiz özelliklerde basmanın maliyeti çok yüksek. Siz de fark ettiniz mi bilmiyorum ama son yıllarda yemek kitapları oldukça kısaldı. Son San Francisco ziyaretimde 250-300 sayfa civarında, ortalama 25 dolar fiyat etiketli, üretiminde lükse kaçılmamış kitaplar raflarda çoğunluktaydı. Kitabın fiyatı yükseldikçe risk artıyor, ama şanslıyım ki yemek kitabı satışının büyük bir kısmının gerçekleştiği Amazon’da kitaba %41’lik bir indirim uygulandı. Kitabın fiyatı yüksek olduğu için indirim de hâliyle büyük oldu.

Kitabım, Abrams’ın Sonbahar 2017’deki baking kategorisinin amiral kitabı olacak. Bu da, şimdilerde çok fazla yazara nasip olmayan, Amerika’nın hem doğu hem de batı yakasını kapsayacak bir basın turu anlamına geliyor. San Francisco’daki Omnivore Books’da imza günü mesela! Şaka gibi!

Basın turunun detayları kesinleştiğinde kitabın websitesinde ve sosyal medya hesaplarımda duyuracağım.

Bu arada, kitabın ön satışı çoktan başladı! Haber vermek için Amazon sayfasındaki fiyata indirim oranının yansımasını bekliyordum. Kitabın perakende satış fiyatı 50 dolar. Amazon’daki %41’lik indirim sonrası kitabın fiyatı 29.65’e düştü. Bundan daha yüksek bir indirim uygulanacağını hiç sanmıyorum ama zaten Amazon’un ön sipariş fiyat garantisi var. Kitabı ön sipariş döneminde satın alırsanız ve yayımlandığı tarihe kadar fiyatı daha da düşerse, ödeyeceğiniz miktar en düşük fiyattan hesaplanıyor. Dolayısıyla, kitabı almak isterseniz, şimdi tam zamanı.

Bir de, İstanbul’a gönderim ücreti şimdilik 8 dolar olarak hesaplanıyor. Kitabın ağırlığı Amazon sayfasında neye istinaden 1.7 pounds (770 gram) olarak belirtilmiş bilmiyorum ama Türkçe kitabı alan herkesin tahmin edeceği üzere, bu kadar hafif olmasına imkan yok. İç sayfalar Türkçe kitaptakinden biraz daha hafif olacak ve kitap 28 sayfa daha kısa ama bunlara rağmen kitabın 770 gram olması mümkün gözükmüyor. Kitabın kesin ağırlığı, büyük ihtimalle kitap Amazon’un stoğuna girdikten sonra güncellenecek ve gönderim ücreti de buna bağlı olarak artacaktır. Gönderim ücretindeki olası bir artışın daha önce sipariş verenlere yansıtılıp yansıtılmayacağını konusunda Amazon’un canlı destek hattından bir yetkiliyle görüştüm; herhangi bir artışın daha önce satın alanlara yansıtılmayacağını belirtti. Kitap, yayınevinin deposuna girip dağıtıma çıktıktan sonra—ki bu 17 Ekim’den önce de olabilir—ön sipariş verenlere gönderilecek. Haberiniz var mı bilmiyorum ama yakın bir geçmişte Türkiye gümrük limiti 75 Euro’dan 30 Euro’ya indi. Yani, Amazon’dan yaklaşık 32 Amerikan dolarından daha pahalı bir kitap satın almak istediğinizde, toplam rakama otomatik olarak fahiş bir gümrük bedeli ekleniyor. Kitabımın fiyatı şu andaki indirimle bu limiti aşmıyor ama ileride fiyatı yükselirse üzerine bir de gümrük vergisi binecek.

Kitabı—büyük ihtimalle perakende satış fiyatından—Türkiye’deki kitabevlerinde bulmanız da mümkün olacak ama şu an tarih vermem mümkün değil. Zamanı geldiğinde nerelerde satıldığının bilgisini paylaşacağım. İlgilenen kitabevleri olursa İstanbul’da da İngilizce kitaba özel bir imza günü düzenleriz.

Şu sıralar yayıneviyle ön sipariş ve Instagram kampanyaları, halkla ilişkiler ve diğer pazarlama aktiviteleri konularını konuşuyoruz. Aklımızda ön siparişe özel (kitabı ön sipariş aşamasında satın alan herkesin sahip olacağı) birkaç hediye var ama maalesef hukuki ve lojistik sebepler yüzünden bu kampanya sadece Amerika adresine gönderilen kitaplar için geçerli olacak. Bunun Türkiye’de de geçerli olabilmesini nasıl sağlarız konusunu araştırıyorum. Amerika’da yaşıyorsanız bu kampanyayı da beklemenize gerek yok; kampanya başlamadan önce satın alanlar da, eğer ileride bir ön sipariş kampanyası düzenlenirse, otomatik olarak hediyeye hak kazanacak.

Satış demişken,  Türkçe kitabın yeni baskısı hakkında da bilgi vermek isterim. Kitabın son baskısı tükeneli çok oldu. Her gün sosyal medya hesaplarıma kitabı hiçbir yerde bulamadığınıza dair mesajlar yolluyorsunuz, ben de sürekli yayınevimi arayıp yeni baskıya girmelerini rica ediyorum. Bir ara Mart ayı içerisinde 10. baskıya gireceklerini belirtmişlerdi ama maalesef gerçekleşmedi. Israrlı bir şekilde takip ettim, hatırlatma e-postaları attım ve hâlâ kesinleşmiş bir tarih yok. Son olarak Mayıs ayında girebileceklerini söylediler ama emin olamıyorum. Artık ağızlarından zorla başka bir tarih alıp tekrar size karşı zor durumda kalmak istemiyorum. Şu noktada elimden gelen bir şey kalmadı. Baskı onayı yazılı olarak iletildiğinde hem blogdan hem de sosyal medya hesaplarımdan duyuracağım.

THE ARTFUL BAKER: Extraordinary Desserts From an Obsessive Home Baker

İngilizce kitabın içeriği büyük oranda Türkçe kitapla aynı ama tabii ki birkaç değişiklik yapmadan duramadım. Bazı tariflerde, bazen malzeme farklılığı yüzünden bazen de yapılışında farklı bir yol izlediğim için, ufak tefek değişiklikler var. Birkaç tarifi çıkardım, yerlerine yenilerini ekledim. Büyük değişiklikleri özetlemek gerekirse:

Fındıklı ve Reçelli Kurabiye tarifi evrim geçirdi. Sebebi, Türkçe kitaptaki çoğu tarifi test eden sevgili arkadaşım Banu Bingör. Daha doğrusu, imza günlerimden birine getirdiği fındıklı kurabiyesi. Hikâyesini tarifin Türkçesini blogumda yayımladığımda detaylıca anlatacağım. Yeni adı, Fındıklı ve Karamelli Kurabiye. Kendisine yanağını dayar uyursun! Kurabiye ayrı, fotoğrafı ayrı güzel oldu (az kalsın İngilizce kitabın kapağına koyuyorduk).

Cevizli ve Karamelli Biscotti’nin hamurunda artık tereyağı var. Bir de kurabiyelerin boyutu ufaldı, dolayısıyla fotoğrafı yenilendi. Yeni tarifi denemek isteyenler, Türkçe kitaptaki tarifte şu değişiklikleri yaparak ilerleyebilir: Cevizli pralini tarifte anlatıldığı şekilde hazırlayın. Türkçe kitapta belirtildiği üzere yumurtaları, şekeri ve vanilya özütünü çırparak başlamak yerine, 85 gram tereyağını ve tarifte belirtilen şekeri mikser yardımıyla 3 dakika boyunca çırpın. Daha sonra yumurtaları ve vanilya özütünü ekleyip 2 dakika daha çırpın ve şekil verene kadar Türkçe kitaptaki adımları takip edin. Hamura 11*23 cm yerine 9*28 cm boyutlarında bir dikdörtgen şekli verin. Pişirme süreleri birebir aynı olacak. 21 adet yerine yaklaşık 24 adet kurabiye elde edeceksiniz.

Cevizli ve Yulaflı Kurabiye: Ben hâlâ Türkçe kitaptaki tarifle hazırlıyorum ama Rachel’ın kullandığı malzemeler kurabiyelerin fırında aşırı yayılmasına sebep olduğu için İngilizce kitaptaki yulaf ve un miktarları biraz arttı. Benzer problemi daha önce birkaçınızdan daha duyduğum için buraya not etmiş olayım: Türkçe tarifteki 2 su bardağı (160 gram) yulaf ezmesi yerine 2,5 su bardağı (200 gram) yulaf ezmesi, 1/2 su bardağı (70 gram) un yerine de 3/4 su bardağı (105 gram) un kullanabilirsiniz. Tarifin geri kalanında hiçbir değişiklik yok.

Leblebili Brownie tarifi de bambaşka bir hâl aldı. Artık hamurunda tahin de var. Fırına girmeden önce de üzerine leblebi tozu ve tahinden hazırladığım bir sostan gezdiriyorum. Nefis oldu. Amerikalılar bir de leblebili brownieyi denesin bakalım.

Limonlu ve Ahududulu Cheesecake tarifi çıktı, yerine Fıstıklı ve Matcha’lı Cheesecake geldi. Rachel’ın kitaptaki favori tariflerinden biri oldu.

Ahududu ve Limonlu Pasta tarifinin kek kısımları aynı kaldı ama buttercream miktarı ve dekorasyonu değişti. Başından beri pastanın dışını dondurarak kurutulmuş (freeze-dried) ahududu kırıntılarıyla kaplamak istiyordum ama Türkiye’de bulunmayan bir malzeme olduğu için vazgeçip başka bir dekorasyonla ilerlemiştim. Sonunda ilk hayal ettiğim gibi yapma şansını yakaladım. Artık pasta, ahududuyu 3 farklı hâlde içeriyor: taze, pişmiş ve kurutulmuş. Doğumgünü temalı yeni dekorasyonu ve fotoğrafları da sürpriz olsun.

Pamuk Ekmek ve Tarçınlı Çörek tarifleri çıktı, ekşi mayalı ve instant mayalı iki ayrı simit tarifi girdi.

Kruvasan yapımında hamurlara şekil verirken farklı bir yöntem izlediğim için tarifin bütün fotoğrafları değişti. İçlerinden biri o kadar güzel oldu ki, İçindekiler sayfasının arka planında kullandım.

Türkçe kitaba yetiştiremediğim için üzülmüştüm, İngilizce kitaba kısmet oldu: Şekerleme bölümüne Passion Fruit’lu Karameller ve Ahududulu Karameller eklendi.

Vanilyalı Tart Hamuru tarifinin yapılış aşamaları Rachel’ın yorumları ışığında değişince fotoğraflar da yenilendi. Hamur aynı, kalıba döşeme tekniği farklı.

Birkaç tarifte daha malzeme ve yapılış farklılıkları var ama bahsetmeye değmeyecek kadar ufak ayrıntılar. Bir de tabii, yeni bazı fotoğraflar var.

Şimdilik bu kadar.

Bekle beni Big Sur!


Article printed from Cafe Fernando – Yemek Tarifleri: http://cafefernando.com/turkce

URL to article: http://cafefernando.com/turkce/the-artful-baker/

Copyright © 2017 Cafe Fernando - Yemek Blogu. All rights reserved.