- Cafe Fernando – Yemek Tarifleri - http://cafefernando.com/turkce -

Cafe Fernando Yemek Kitabı Projesi

Posted By Cenk On 24 Haziran 2010 @ 14:46 In Yemek Kitabı | 324 Comments

Değerli Okur,

Neden daha önce sana mektup yazmadım diye düşünüyorum şu anda. Halbuki ne kadar da severim mektup yazmayı. Çizgisiz, bomboş bir kağıda kurşun kalemle cümleleri dümdüz döşemek için çabalamaya da gerek yok burada… Nedenini boş verelim şimdi. Daha önemli bir konumuz var.

İlk yemek kitabımı yazıyorum.

Bu cümleyi sana yazmak tam dört ayımı aldı. Amacım, böyle güzel bir haberi senden saklamak değildi elbette. Ancak zaman bulabildim desem? Yalan. İçimden ancak şimdi geldi desem? Daha büyük yalan.

Ağzımdan o cümle çıktıktan sonra geri dönüş olmadığını bildiğim için bekledim bugüne kadar. Evet, asıl sebep bu. Bunu sana anlatmayı bir olay haline getirmemin aslında birçok sebebi var. Vaktin varsa, en başından başlamak isterim.

Geçtiğimiz Şubat ayında, doğum günümün ertesi günü, Okuyan Us Yayınevi’nden bir e-posta aldım. Konuyu tahmin edersin… Okur okumaz tepkim ne oldu dersin? Sevinç? Şaşkınlık? Gurur? Mutluluk? Heyecan? Hepsi?

Aslında hiçbiri. İlk hissettiğim şey “telaş” oldu. Hemen yerimden kalkıp evde dolanmaya başladım. Nedense önce banyoya gidip uzun uzun dişlerime baktım. Bir aptallık hali işte. Galiba ocakta bir şey pişiyordu, dikkatimi dağıtmasın diye hemen altını kapattım. Arkamı dönüp makinede buz gibi olmuş kahvenin son kalan yarım bardaklık kısmını alelacele bir bardağa koydum. Sonra, elimde kahve yürürken, kitaplıktaki yemek kitaplarımı gördüm. Çok sevindim meşgul edecek diye; hemen boy sırasına renk sırasına konu sırasına dizmeye girişeyim dedim, ama anında sıkıldım. Masanın üzeri kağıt yığınıydı; onları toplamak da içimden gelmedi. Sonra bilgisayarın başına oturdum, gelen e-postayı tekrar okudum.

Okuyan Us ekibi olarak blogumu yakından takip ediyorlarmış. Aralarında tariflerimi de deniyorlarmış. Sonra konu kitap projesine geliyor.

Midem düğümleniyor.

Heyecandan kaynaklanan mide düğümlenmesi değil bu, çok iyi biliyorum. Mesela aynada dişlerime bakıyorum ama aklımdan kitapta kullanılacak fontlar ne olacak, ciltli mi olsun ciltsiz mi, meramımı 400 sayfada mı anlatabilirim 800 mü gibi sorular geçiyor. Şu kitapları boy sırasına soksam mı diye boş boş bakıyorum ama asıl istediğim jet hızıyla ebay’e girip fotoğraflarda kullanacağım tabakları araştırmak. Biliyorum ki bilgisayar başına oturup cevap yazınca bunların hepsi geçecek, dolayısıyla oturuyorum yerime, teşekkür edip seve seve toplantıya geleceğimi bildiriyorum.

Bütün bunlar 10 dakikada oluyor.

Peki neden böyle saçmaladım dersin?

Dedim ya, telaş işte. Bugüne kadar aklıma kitap yazma fikri gelmedi sanma. Ama, daha kullanacağım tabak çanaktan tut, fon için
kestireceğim mermer ve tahtalara ve sayfa düzeninden basılacak kağıda kadar birçok detay kafamda uçuştuğu, haddinden fazla beynimi meşgul
ettiği ve bütün bunlar daha oturduğum yerde beni inanılmaz yorduğu için bu hayal projeyi hep ötelemiştim. Blogum ve ben böyle gayet mutluyuz dedim, o kitabı alıp bir kutunun içine koydum, sıkı sıkı kapatıp ücra bir yere yerleştirdim.

Okuyan Us’taki toplantı ise içimdeki canavarı uyandırdı. İlk toplantıda karşıma oturan iki güzel insan, “Her şeyi gözü kapalı sana teslim ediyoruz” dedi. Gözü kapalı.

Bu laf çok ilginç işte. Blogumdan beni az çok tanıyorlar elbette, ama daha ilk toplantıda ve toplantının çok başlarında, hala gardımı almış kim bilir ne kadar karışacaklar bana diye düşünüp otururken, en büyük iltifat kabul ettiğim bu lafı etmiş olmaları çok ilginç. Çünkü gerçekten de, bana bir şeyi gözü kapalı teslim ettiğini söyle, canımı al.

Bu laflarıyla, hazırladığım bütün hileli sorular da aklımdan uçup gitti.

Örnek hileli soru: Sizce de kitap daha çok insanların aşina olduğu tariflerin herkes yapabilsin diye basitleştirilmiş hallerini içermeli mi? Yani, hangimiz mutfakta saatler geçirmeyi isteriz ki, değil mi? Bir de çok uzun uzadıya anlatmak da yanlış. Sonra insanlar detaylarda boğuluyor. Destan mı okuyoruz, tarif mi?

Yanlış cevap:
Kesinlikle. Lafı bile var. Hazır kek candır.

Doğru cevap: Kitapta yer alacak tariflere ve nasıl hazırlanacaklarına karışmak istemeyiz. Her şeyi gözü kapalı sana teslim ediyoruz.

Aslını istersen, böyle bir soruyu sormayacağımı biliyordum. Benim yayıncılık dünyası hakkında en ufak bir fikrim yoktu, ama olan ve dediklerine sorgusuz sualsiz güvendiğim iki arkadaşımın Okuyan Us hakkında söyledikleri, bu toplantıya içim rahat gitmek için yetmişti.

Zaten Işıl – editörüm olur kendisi – daha dakika bir, tart hamuru yazısının onu ne kadar aydınlattığını ve bu tipte detaylar içeren kitaplar olmamasının ne kadar büyük bir eksiklik olduğunu söyledi.

Herhangi bir yazımı öv, canımı al.

Böyle güzel güzel konuşurken konu kitabın tahminen ne zamana yetişeceğine geldi.

Bana kalsa beş yılda ancak biter. Gülme okur. Gerçekten de öyle. Bak, gel hesaplayalım istersen. 100 tane tarif olacak diye düşünelim. Her tarifi adam etmek, enine boyuna test etmek bir hafta alır, değil mi? Alır, alır. Etti mi 100 hafta? Sonra, bu tarif tarifi test edecek insanlara gönderilecek, onlar test edip yorumlarını bildirecek. Ben tabii onlar test ederken boş oturmayacağım, ama yorumlar geldikten sonra incelemesi, beklenmeyen bir durumla karşılaşılırsa düzeltilmesi, tekrar yapılması edilmesi toplam 3 ay alır. Daha fotoğraf da çekmedim, dikkatini çekerim. Ha, bu arada, kitabın içinde yer alacak bütün fotoğraflar bana ait olacak, bilmem söylemeye gerek var mıydı?

Her bir fotoğrafa bir tam gün ayırdığımı düşünelim. Ama bunun kapalı havası var, çektiğini beğenmeyip yeniden çekmesi var, çektiğini beğenmeyip tekrar çekmek isteyip atıyorum içinde bir meyve varsa ve mevsimi geçtiyse bir sonraki mevsimi bekleyip yeniden çekmesi var. Var oğlu var. Yani, ekle bir sene daha.

E hiç mi aralarda blog yazısı yazmayacağım? Hiç mi ağız tadıyla depresyona giremeyeceğim? 6 ay da öyle ekle.

Haydi diyelim ben bitmeden kitabı bitirebildim. Bunun tasarımı var (ki inat ettim, becerebilirsem tasarımını da ben yapacağım), ajans tarafından uygulanması var (abim sağ olsun), uygulananların 45 kez tarafımdan ve kim bilir kaç kez yayınevi tarafından kontrol edilmesi var. Bence 1 sene de öyle ekle. Yazdıklarımı yayınevine gönderip düzeltmelerin gelmesini, bunları uyguladığımı filan eklemiyorum bile – kağıda yazdıklarımla elektronik ortama aktarılanların karşılaştırmasından bahsediyorum sadece. Çünkü oldu da kitap basıldıktan sonra bir hata çıkarsa beni Cem Mumcu bile kurtaramaz.

Daha aklıma gelmeyen neler vardır, ama gördün, beş sene etti bile.

Dolayısıyla, ne zamana biter diye sorulunca bir cevap vermedim. Soruya soruyla karşılık verdim. Siz ne düşünmüştünüz diye sordum. Çağatay Mayıs ya da Haziran deyince önce bir duraksadım, acaba 2011 Mayıs mı diyor diye. 3-4 ay sonrasından bahsettiğini anlayınca da suratıma geniş bir gülümseme yayıldı. Hani ne yapacağını bilemezsin ve tek çıkar yol gülmektir ya…

Öyleydi böyleydi derken hedefimizi tam 1 sene olarak belirledik. Haziran 2011. Ve dört ay sonra rahatlıkla şunu söyleyebilirim: 1 sene o kadar da az bir zaman değilmiş. Hala ara sıra nasıl yetişecek diye telaşlandığım oluyor, ama sağ olsunlar, yeter ki senin içine sinsin zamanı önemli değil diye beni sakinleştiriyorlar. Sen de şimdi Haziran 2011 diye bir kenara yazma, olur mu? Söz seni bıktırmadan bitirmiş olacağım. Zaten dört ay beklememin sebeplerinden biri de buydu. Azıcık sakinleşmek istedim. Tarifleri yazıp denemeye başladıkça, ve yaptıklarım hem benim hem de tarifleri deneyenlerin içine sindikçe sakinleştim. Bir anda 1 sene o kadar da ulaşılması zor bir hedef gibi görünmemeye başladı. Hatta arada kendime acaba Aralık ayına yetişir mi diye sorduğum bile oldu. Sana yeni yıl hediyesi olsun diye. Çok isterdim, ama tahmin edeceğin üzere pek mümkün değil.

Blogumdan saklayıp kenara ayırdığım çok fazla tarif de yoktu kitaba başlarken. Aslını istersen, sadece bir tane vardı: Cenk’in Ev Kurabiyesi. Bir tek bu kurabiye tarifini senden sakladım. Ancak ileride bir kitap yazarsam yayınlarım dedim içimden. Kendi yaptığım bir kurabiyeyi çok fazla övmek yakışmayacak, farkındayım, ama gerçekten de benim mutfağımdan bugüne kadar çıkan en güzel tatlardan biri bu kurabiye. Köşk ahalisinin tadına bakıp da istisnasız herkesin beğendiği tek tarifim bu. Ve tahmin edersin bugüne kadar neler yapıp onlara tattırdığımı.

Sırf köşk ahalisi değil, daha iki gün önce de başka birine yapıp yolladım. Bilmem duydun mu? Martha Stewart şu anda Türkiye’de. Programının bir bölümünü çekmek üzere Türkiye’yi dolaşıyor. Nasıl olduğunu sorma, ama ona kurabiye pişirip gönderme fırsatı doğdu. Bu yazıyla boğuşurken araya bir de o girdi. Kurabiyenin kitabını defalarca yazmış bir efsaneye ne pişirip gönderirsin ki? Martha Stewart’ın dünya üzerinde yemediği bir kurabiye kalmış mıdır? Ama bu haberi alınca bir saniye bile düşünmeden bu kurabiyeyi yapmaya karar verdim. Bir de şu kurabiyeyi. Güzelce paketlendi, ufak bir notla gitti. Tadına baktı mı, beğendi mi, bilmiyorum. Bir haber çıkarsa, seninle de paylaşmama izin verirse mutlaka haberdar ederim.

Okuyan Us’taki toplantıdan çok mutlu ayrıldığımı söylemeye gerek yok sanırım. Projenin benim için bir sonraki aşaması kısa bir plan hazırlamaktı. Yani tamam, her şeyi bana bırakıyorsunuz ama, en azından bu kitapta neler olacak, neler olmayacak bir kağıt üzerinde görmek lazım. Taşa yazmıyoruz tabii. Benim kadar kararsız biri, bu hazırlanan planı aylar içinde sayısız kere değiştirip tanınmayacak hale sokacak. Kuşkusuz. Bir de, bu plan zaten yapılacak hesaplamalar için yol gösterecek sayfa sayısını belirlemek için de gerekiyordu. Bir hafta içinde düşündüm, taşındım, bana o an için mantıklı gelen bir plan hazırladım ve yolladım. Dört ay sonra bugün baktığımda eskisi kadar mantıklı gelmiyor elbette, ama kitabı şekillendirirken neleri dikkate almam gerektiğini biliyorum. Toplam sayfa adedinin kaçı hangi konuya ayrılacak, en fazla kaç tarif koyabiliriz, dolayısıyla yeni bir tarif girdiğinde neyi çıkarmak en akıllıca olur gibi soruların cevabını daha rahat verebiliyorum.

Şu aşamada kitabın içeriğinden çok fazla bahsetmek istemiyorum sana. Bunun da birçok sebebi var. Öncelikle, dediğim gibi, çok kararsız biriyim. Söz verip tutamamak gibi bir korkum da var. Bir de her şeyi zamana bırakmak istiyorum. Kesin ve net çizgiler olmadıkça, esnemesi, içimden geldiği gibi ilerlemesi daha mümkünmüş gibi geliyor bana. Ve tabii, seni etki altında bırakmadan beklentilerini öğrenmek istiyorum.

Şunlara emin olabilirsin:

  • Her tarifin en az bir adet fotoğrafı olacak. Teknik detay içeren konuların bazıları adım adım fotoğraflanacak.
  • Kitapta yer alacak tariflerin neredeyse tamamı yeni tariflerden oluşacak. Bazı favorilerin olduğunu biliyorum, ve zaten ben onları yayınlamadan önce kılı kırk yarmışım, dolayısıyla blogdan birkaç tane tanıdık tarif göreceksin. Elbette yepyeni bir fotoğrafla. Bir de tabii iki kere iki dört kadar kesin bazı temel tarifler var, onları da yeniden keşfetmek zaman kaybından başka bir şey olmaz.
  • Kitapta yer alan her tarif önce benim tarafımdan 85 kez, ardından tarifleri kendi evlerinde deneyip sonuçları raporlamayı kabul ederek beni pek mutlu etmiş iyiliksever insanlar tarafından da en az 1 kez denenecek. Bu iyiliksever insanlar arasında en prestijli yemek kurslarına gidip tarifleri yalayıp yutmuş insanlar olduğu gibi, makarna haşlamayı dahi bilmeyen insanlar da var. Amaç da bu zaten. Mutfak bilgisi çok kısıtlı olan birinin bile biraz sabır göstererek fotoğrafta gördüğü şeyi birebir kendi mutfağında hazırlayabilmesi. Kitabımın en büyük vaadi bu.

Biraz önce anlattıklarım da korkutmasın seni. Destansı tarifler olacak diye düşünme. Elbette bazı tarifler fazlasıyla detay içeriyor ve fotoğraftaki görüntüyü elde edebilmen için sabırla adım adım takip etmen gerekecek, ama seni kafanı karıştıracak gereksiz hiçbir bilgi olmayacak. Her şeyin zamanlamasıyla birlikte zamanı geldiğinde nasıl bir görüntüyle karşılaşman gerektiğini de anlatacağım. Oldu da tarifte belirtilen kıvama ulaşamadın, o aşamada nasıl kurtarabilirsin, yeri geldiğinde bu gibi ayrıntılar da olacak. Bütün bunlardan sonra da senden beklediğim tek şey olacak: “Ben bunu öldürseler yapamam” dememek.

Okuyan Us ekibiyle geçen hafta bir yemek yedik. Kitap için harıl harıl çalışıyorum ama bir yandan da fotoğraflarda kullanacağım eşyalar için alışverişe başladım. Biraz buldumcuk oldum, kabul ediyorum, ama yeni tariflere yeni elbiseler gerek, değil mi? Büyük bir heyecanla topluyorum ama bir avuç arkadaşımdan başka kimseyle paylaşamıyorum. Bu kitap yazma işi çok yalnız bir iş. Bloga yazdığımda senden anında bir cevap geliyor. Buna alıştığım için daha da yalnız hissetmeye başladım. Işıl ve Çağatay, sağ olsunlar, bu boşluğu çok güzel dolduruyorlar.

Bu arada, mutlaka duymuşsundur ama yine de bahsetmek isterim… Okuyan Us’taki güzel insanlar geçtiğimiz ay Dizüstü Edebiyatı adında bir dizi başlattılar. Bu dizinin ilk kitabı Pucca‘dan: “Küçük Aptal’ın Büyük Dünyası”. Aldım, kitabımda biraz daha ilerledikten sonra nefes almak için kısa bir ara vereceğim, o zaman okumak için saklıyorum. Pucca’nın kitabını Her Boku Bilen Adam ve Sami Hazinses‘in kitapları takip edecek.

Blog yazarlarının kitaplarını yayınla, canımı al.

Yemekte kitap için geliştirdiğim birkaç tarifin tadına baktık, aldıklarımı inceledik. Boynum bükük, kapağa layık olduğunu düşünerek aldığım, fakat Illinois’nin bir kasabasından yola çıkıp bana gelene kadar yüzlerce parçaya ayrılmış olan kaseyi gösterdim. Bakıp iç geçirdik…

Hani şu fotoğrafını çok beğendiğiniz ekmek vardı ya, ondan da yaptım. Kitapta mutlaka yer alacak.

Bu çikolatalı ve kahveli tart da.

Tart demişken… Aslında telaşemi ve yetişmeyecek korkumu en güzel özetleyen örnek tart hamuru.

Herhalde bugüne kadar denemediğim tart hamuru tarifi kalmamıştır. Elbette en beğendiklerim kara kaplı defterime not edilmiş durumda. Ama kombinasyonlar sonsuz. Mesela Pâte Sucrée (tatlı tart hamuru) söz konusu olduğunda hamuru bir araya getirmek için yumurta, krema veya her ikisinin karışımı kullanılabilir. Eminim her türlü şekilde de güzel olur. Ama maalesef benim içim aklıma gelen her türlü kombinasyonu deneyip farklılıkları not etmeden rahat etmeyecek.

İki yumurta sarısı yerine bir yumurta sarısı + iki kaşık krema denemesi yapmış mıydım bugüne kadar? Yaptıysam hangisi daha iyi oluyordu? Kremalı daha güzel oluyorsa aradaki fark iki kaşık için bir kutu kremayı açmaya değecek mi (birileri lütfen artık düzgün kapatılabilen krema çıkartsın)? İleride bir kitap yazacağımı düşünmeden yaşayıp gitmişim. Bu kombinasyonların hepsini denediğime eminim, kara kaplı defterimde de zaten her türlü tarif mevcut ama hiç ikisini bir arada pişirip arkadaşlarımın gözlerini bağlayıp test ettirmiş miyim? İşte benim için blogla kitabın farkı bu inceliklerde yatıyor.

Bir de tart hamurunu buzlukta saklama olayı var tabii. İşler burada fena sarpa sarıyor. Şimdi, tariflerde yazar ya hep, buzlukta tazeliğini 2 ay boyunca koruyacaktır diye. Kitap yazarları herhalde tart hamurunun tipine bakıp karar vermiyor buna. Belki malzeme listesine bakıp bir tahminde bulunuyorlar. Ama benim içime öylesi de böylesi de sinmiyor. Kitapta yer alacak bütün tart hamurlarının buzluğa yerleştirilip birer hafta aralıklarla çözülüp pişirilmesi ve tadına bakılması gerekiyor. Misal, sen bir tart hamuru tarifimi deniyorsun diyelim. Uğraştın, ettin, buzluğa koydun. Tarifte 2 ay boyunca buzlukta saklayabilirsin demişim. Sen de buna güvenip tam iki ay sonra çözülmesini bekleyip pişirmişsin ve sonuç hüsran. Gelip “Yazıklar olsun Cenk” demez misin bana? Elbette demezsin, ne kadar kibar olduğunu çok iyi biliyorum, ama yine de bu ihtimali ortadan kaldırmak da benim boynumun borcu değil mi? Çok uzun ve karışık lafın kısası, buzlukta düzinelerce tart hamuru parçaları paketlenmiş ve numaralandırılmış şekilde uyuyor. Buzdolabının kapağında da bir takvim, hangi gün hangi numaralı tart hamuru parçaları açılıp pişirilecek yazılı halde yapıştırılmış durumda. Yani asayiş berkemal.

Geçenlerde ne keşfettim dersin? Şimdi bu tariflerin bir de farklı donanımlardaki mutfaklarda test edilmesi gerekiyor, biliyorsun. Yani, ben yaptım, memnun kaldım, yiyenler de beğendi, iş bitiyor mu? Bir de bakalım yazdıklarım yeterince anlaşılır mı? Bir de onu test etmek lazım. Dolayısıyla tariflerin farklı mutfaklarda iyiliksever insanlar tarafından denenip onaylanması gerekiyor. Daha sonra bu iyi kalpli insanların nerede takıldıklarını, tarifi beğenip beğenmediklerini ve akıllarına gelen diğer başka şeyleri bana en ince detayına kadar anlatması gerekiyor.

Bloga yazdığım zaman sen de bazen tarifi deneyip fikirlerini paylaşıyorsun ya, aynen o hesap işte. Neyse, elimde kısa bir liste zaten mevcut. Senin bugüne kadar görmediğin bir de e-posta klasörlerim var benim. Bloga gelen yorumlar kadar her gün e-posta da alıyorum. Çoğunluk denedikleri tariflerde takıldıkları noktaları veya bir malzemeyi nereden bulacaklarını ya da hangi fotoğraf makinesi ve lenslerini kullandığımı soruyor. Ama bir kısım da var ki, ne olursa olsun bir ucundan tutup Cafe Fernando’ya yardım etmek istiyor. Zaman içinde gelen emailleri kategorilendirerek klasörlere böldüm, aradığımı daha kolay bulabileyim diye. İşte bu klasörlerden biri de “yardımsever okurlar” tipinde bir başlığa sahip. Geçenlerde o klasöre bakarken şu anda editörüm olan Işıl’dan bir e-posta keşfettim.

Çok uzun zaman önce yazmış bana. Ne iş olursa yaparım diye. Cafe Fernando söz konusu olduğunda çok feci sahiplenici oluyorum. O zamanlar bu zamanlardan daha da çok yardıma ihtiyacım olmasına rağmen teşekkür edip şimdilik ihtiyacım olmadığını belirten tipik bir Cenk cevabı vermişim. Işıl’ın ilk denediği tarif sonrasında gönderdiği raporu ve bugüne kadar aramızda konuştuklarımızı o zamanlar biliyor olsaydım cevabım çok farklı olurdu. Ama tabii kader bu, o zaman da şu anda böyle bir kitap olur muydu ortada belli değil…

Kader demişken… Beni bir de çocukluk arkadaşım buldu. Hayal meyal hatırlıyorum onu. 5-6 yaşlarındayken yazları Bayramoğlu’na gelirdi. Aynı sokakta otururduk. Amerika’da yaşadığı için senede taş çatlasa bir ay görürdük birbirimizi. Zaten birkaç sene sonra gelmeyi de bırakmıştı. O yaşında rüzgar sörfü yapmasını bilirdi. Kocaman gülümsemesini hiç unutmuyorum. Çok iyi anlaşırdık. Pek severdim, ama üzerinden neredeyse 30 sene geçmiş, ben onu tamamen unutmuştum. Geçtiğimiz ay yazdı bana. Meğerse o da yemek yapmaya meraklıymış. Yurtdışındaki bir blogdaki linki takip edip Cafe Fernando’ya gelmiş. Arşivlerde maş fasulyesi piyazını görünce şaşırmış, sonra başlıkta İstanbul’u görünce hakkımda sayfasına bakmış. Fotoğrafımı görünce tam emin olamasa da yazmaya karar vermiş bana. Nereden nereye. Şimdi o da Cafe Fernando tariflerini deneyen melekler arasına katıldı.

Bu kadar dinledin beni. Sıra şimdi sende. Cafe Fernando yemek kitabından bekletinlerin nelerdir? Arşivdeki hangi tarifler muhakkak kitapta yer almalı? Anlat biraz.

Çok yakında görüşmek dileğiyle.

Sevgiler,

Cenk


Article printed from Cafe Fernando – Yemek Tarifleri: http://cafefernando.com/turkce

URL to article: http://cafefernando.com/turkce/cafe-fernando-yemek-kitabi-projesi/

Copyright © 2009 Cafe Fernando - Yemek Blogu. All rights reserved.