- Cafe Fernando – Yemek Tarifleri - http://cafefernando.com/turkce -

Cafe Fernando 4 yaşında

Posted By Cenk On 31 Mart 2010 @ 16:14 In Çikolata,Diğer,Kahvaltı ve Brunch | 266 Comments

Cafe Fernando bugün 4 yaşına girdi. Bloguma Fernando adını koyup adresini satın aldığım, ardından alelacele bir hosting şirketi bulup ilk gözüme kestirdiğim WordPress temasıyla “Hello world!”  başlıklı ilk yazımı yayınladığım günün üzerinden tam dört koca yıl geçmiş.

Bu dört yılda neler oldu neler… Günün birinde San Francisco‘dan bir e-posta geldi; bir ay sonra bir bakmışım annemin karnıyarığı, bulgur pilavı, maş fasulye piyazı ve dondurmalı irmik helvası, Amerika’da stres içinde ev ararken elimde kıvrılmış bir şekilde gezdirdiğim gazetenin kapağında. Sonra bir gün uyandım, idolüm dediğim nadir insanlardan biri, Dorie Greenspan, bir e-posta yollayıp Times’ın yayınladığı listeyi müjdelemiş. Bütün bunlar dört sene önce hayal edilmesi imkansız şeylerdi.

Ama beni bütün bunlardan daha fazla hayrete düşüren, geçen dört senenin sonunda aldığım büyük kararın ne kadar doğru olduğunu bir kez daha hatırlatan ve duyduğum günden beri de suratıma hınzır bir gülümseme yerleştiren başka bir şey daha oldu.

Çok fazla değil, bundan birkaç hafta önce, gündüz vakti, annem ve liseden arkadaşları Avrupa yakasında bir balıkçıda yemek yemek üzere yola çıkıyorlar. Vapuru kaçırınca ufak bir tekneye biniyorlar. Herkes dip dibe…

Annem, şuursuz bir anımda ona kariyer planlarımdan bahsettiğim günden beri her karşısına çıkan canlı varlığı esir alıp yaptığı gibi, bu sefer almış karşısına liseden arkadaşlarını, dert yanıyor. Oğlunun eskiden ne kadar güzel bir şirkette, ne kadar da güzel bir mevkide, ne de güzel paralar kazanırken nasıl da çat diye işi bıraktığını, bırakmasaydı maaşının şimdi kim bilir ne kadar artmış olacağını, üstüne üstlük şimdi de aile şirketinden çıkıp blog yazarı olacağım diye tutturduğunu, böyle giderse kesin aç kalacağını, araya zaman girerse de onu bir daha kimsenin işe almayacağını anlatıp durmuş.

Bu arada, belirtmem lazım, annemin arkadaşlarından bazıları Cafe Fernando okuru. Yani dinleyenlerin bir kısmının kaşları çoktan havaya kalkmış durumda. Ama asıl darbe annemin hiç beklemediği bir yerden gelecek, haberi yok…

Bu böyle sürüp giderken, tam karşılarında oturan, annemin tabiriyle dünyaaaaağlar güzeli genç bir kız, kulağındaki kulaklıkları çıkartıp, “Pardon hanımefendi, bu Cenk dediğiniz oğlunuzun soyadı Sönmezsoy mu acaba?” deyince annem şaşırıp kalmış. Evet dedikten sonra dünyalar güzeli genç kız “O zaman bahsettiğiniz blog da Cafe Fernando…” diye devam edince daha da şaşıran annem ne diyeceğini bilememiş. Ardından değerli, dünyalar güzeli okurum, yine annemin tabiriyle, açmış ağzını yummuş gözünü. Özetle, hem beni hem de beni izleyenleri mutlu eden bir işi yapacak olmamın herkes için en hayırlısı olacağını söylemiş.

Aslında, bu olayın olduğu akşam, annem yana yakıla beni arayıp (ki akşama kadar nasıl sabretti hala anlayabilmiş değilim) olayı bütün detaylarıyla anlattıktan sonra, “Oğlum, bu genç kız olur da ‘siteye email atarsa’ muhakkak telefonunu isteyip…” diye başlayıp devam eden bir kısım daha var ama, izninizle, bu kısmı ileride anılarımı topladığım bir kitap yazarken bahsetmek üzere saklamak istiyorum.

Blogumu bugüne kadar sadece boş vakitlerimde hazırlamış olsam da, artık Cafe Fernando’yu bir “hobi” olarak görmem mümkün değil. Yazıların arası açıldığı zamanlarda hissettiğim suçluluk duygusunun başka bir sebebi olabilir mi ki? Ya da, uçağa binerken aklıma ilk gelen şey bu uçak düşerse bloguma ne olacak ise, bu bir zamanlar hobi olarak başladığım Cafe Fernando’nun artık benim için bambaşka bir yerde olduğunun göstergesi değil midir?

Tamam, hobi değil. Meslek desen – kelimenin anlamı, karşılığında para kazanmak için yapılan, kuralları belirlenmiş “iş” olduğu için – içime sinmiyor.

İki sene önce, ne kadar miskin biri olduğumu çok iyi bilen bir arkadaşım, hele hele bir Pazar günü, sabahın köründe kalkıp Kasımpaşa Kastamonu pazarına gittiğimi okuyunca inanamamış, bu blog senin hayatın olmuş demişti. O zamanlar öyle hissetmiyordum, ama artık tereddütsüz diyebiliyorum: Cafe Fernando benim hayatım oldu.

Tabii bunun farkında olmayanlar da vardı. Annem gibi. Bu vapur olayından çok önce, akşam yemeği sularında aramıştı bir kere. Yine, oğlum ne yersin, ne içersin, aç kalıyor musun gibi sorularıyla bunalınca senelerdir blog yazdığımı, bu blogun bir yemek blogu olduğunu hatırlatmış, aç kalmamın da mümkün olamayacağını eklemiştim. Karşılığında “Aaaa, oğlum ben ne bileyim, sen o yazıları “laneten” yazıyorsun, yemekleri de sırf fotoğrafını çekmek için yapıyorsun sanmıştım” demişti.

Ertesi sabah fotoğrafını çekmek üzere gecenin bir yarısı hiç olmayacak tatlılar yaptığım kabul, annemin “laneten” kelimesini yanlış kullandığının da bilincindeydim, ama yine de o anda ne diyeceğimi bilememiş, suskun kalmıştım.

Bugün ise, dolaylı da olsa, cevabım hazır: Bana bundan sonra reklamcı demeyin. Ben artık bir blog yazarıyım. Dört seneyi doldurduğum blogumun şerefine de yapımı iki gün süren, pek bir zahmetli, ve oldukça teknik bilgi gerektiren “Pain au Chocolat” yaptım. Laneten.

Fırından çıktıktan sonra zar zor soğumalarını bekleyip, ısırdığımda her yere dağılacak kat kat hamuru, ağzımda eriyecek çikolatayı ve nefis tereyağı kokusunu kesinlikle hayal etmeden. Zaten fotoğrafını çeker çekmez de, her pişirdiğim tatlıda olduğu gibi bunları da, tadına bile bakmadan sitenin bekçilerine verdim.

Hikayeye daldım, lafı uzattım. Asıl demek istediğim, sevgili okur, bundan böyle gece gündüz Cafe Fernando. Hepimize hayırlı olsun.

İşte yeni ofisim:

Pain au Chocolat’yı merak edenlere: Bildiğimiz kruvasanın çikolatalısı. Tarifi, püf noktaları, her türlü ayrıntısı burada. Üçgen yerine dikdörtgen kesiyorsunuz, yuvarlamak yerine de katlıyorsunuz. Tabii katlarken içlerine birer parmak kalınlığında bitter çikolata da koyuyorsunuz. Olur da yaparsanız, afiyet olsun.

Cafe Fernando’nun hayatım olmasının bir sebebi de sizlersiniz. Kimse okumasa, bu blog ne dört yıl sürerdi, ne de hobi olmaktan çıkardı. Dört yıldır beni yalnız bırakmadığınız için çok teşekkür ederim.

Bir teşekkür de bugüne kadar benim yapamadığımı başarmış, bir zamanlar oğlunun laneten yemek yaptığını zanneden annesini olayın ehemmiyetine inandırmış, olayı izleyen hafta “Bana bir laptop alın, arkadaşımla beraber ders alıp interneti öğreneceğiz” dedirtmiş okuruma.

İlerleyen aylarda yorumcular arasında annemi görürseniz şaşırmayın.

Not: Anne – akşama fırında tavuk var. Yanına da babamın çoban salatasından yapacağım. Dereotu bile koyacağım içine.  Bir de, dün akşamdan kalma, fırında zeytinyağı ve bol sarımsakla pişirdiğim sebzelerle yaptığım makarna var. Yer kalırsa, tatlı olarak da çikolatalı mousse. Merak etme yani.


Article printed from Cafe Fernando – Yemek Tarifleri: http://cafefernando.com/turkce

URL to article: http://cafefernando.com/turkce/cafe-fernando-4-yasinda/

Copyright © 2009 Cafe Fernando - Yemek Blogu. All rights reserved.